bir köpek, tam sorumluluk: Boz’un hikayesi

Posted on 22 Temmuz 2015 tarafından

3


Bir hayat kurtardığında bir köşe dönüyorsun. Yönün, yolun değişiyor. Başka bir ritim, farklı bir görüşle seyralıyorsun. Zaman geçtikçe yola alışıyorsun. Ritim rutine, görüş bakışa dönüyor, yol normalleşiyor. O kadar ki hep böyleydi sanıyorsun, döndüğün köşeyi unutuveriyorsun. Kendini hep o başta çıktığın dümdüz yolda sanıyorsun. Ta ki karşına yeni bir köşe çıkıncaya dek.

Coffee’yle ilişkimizin başlangıcı böyle bir köşe, kilometre taşı. Neden bir sokak, barınak köpeği? Neden hasta, seceresi belirsiz bir can? Dünyada çokça adaletsizlik olduğu için. Bir can tüm dünyaya bedel olduğu için. Hayat yolculuğunda bize eşlik edecek bir dost beklentisinde olduğumuz için. Ve daha bir sürü idealist, ideolojik sebep.

Vallahi değil. Sebep çok basit. Neden olmasın?

Coffee’ye her bakımlı, yakışıklı, asil kanlı, lord görünümlü, içine sokulası, her yanından sıkıştırılası ev, av, süs köpeği muamelesi yapıldığında adeta sınır çeker gibi barınaktan sahiplenilmiş olduğunu, sol kulağında İBB damgası bulunduğunu belirttik. Bunu yaparken gurur duyduk, egomuzu kabarttık, yetmedi, Coffee’yi de sürece kattık. Bizim onu köpeğimiz olarak seçer, onun bizi insanı olarak kabul ederkenki zaman zarfını anlattık, anlattırdık, sığmadı, yazdık, paylaştık. Barınaktan kurtarıldığı için mi yoksa sadece ailece birbirimizi seçtiğimiz için mi Coffee’nin bize, bizim ona düştüğümüzün sebebini gerçekten hiç bir zaman bilemedik, ama içten içe o dönülen köşeyi milat bildik.

Aslında konum Coffee değil. Coffee hikayemin başlangıç noktası, hatırlatıcı unsuru, dönülen köşesi, yolu değiştiren öğesi. Bugünkü hikayemin kahramanı Boz.

Boz çocukluğumun geçtiği Çatalca’daki yazlık evimizin bekçi köpeği. Yazlık evimiz derken aileminki dışında başka evlerin de bulunduğu minik, samimi bir site ortamının, ortak bahçenin, ortak hayatın ortak bekçisi Boz. Köy ortamının kendi büyük, kalbi yumuşak kangal kırması köpeğimiz.

Şu iyelik ‘imiz’ eklenince bile insan işin içine dahil oluyor, o sorumluluğun altına giriveriyor. Boz için o iyelik ekinin son bir iki senedir göz ardı edildiğini üzülerek izliyordum. Kimin köpeğiydi Boz? Herkesin mi, hiç kimsenin mi?

Boz sitenin ortak köpeği, ama site deyince öyle çok da kent görünümlü bir yer hayal etmeyin. Köy sitesi. Şimdi metropol köyü oldu, ama yirmibeş sene evvel oralara ilk gittiğimizde etrafta sadece ayçiçek tarlaları vardı. Bozuk toprak yollar. Yoldan geçen hemzemin geçit. Küçük, aktif bir tren istasyonu. Bizim evler. Köy.

Köy gerçekten köydü. Bir bakkal bozması dükkan vardı, bir de ne zaman açılıp kapanacağı belli olmayan tek göz oda bir PTT. Köye yakın bir ilkokul, beton bahçesinde biz çocuklara top çevirme fırsatı veren tıngırdak basket potası. Köye çıkan ağaçlıklı yolda kocaman bir çayır, o çayırda köy çocuklarıyla kızlı erkekli oynanan futbol. Kızlı erkekli hususunda biz kızlara hava hoştu da, köyün oğlanlarına sorsanız durum pek boştu.

İşte bu şehirden indim köye hikayesinin başından itibaren, tüm bu zamanlar boyunca köydeki ortamımızda birden fazla köpeğimiz oldu. Bazıları çift olarak geldi, bazıları tek. Yazın aileler, çocuklar, ziyaretçilerle dolup taşan evler köpekleri de hem yeme içme barınma, hem sevme oynama ilgilenme babında doldurup taşırıyordu. Ebeveynlerimiz de gençti, biz yaştaydılar o zamanlar. İlgileri de enerjileri de boldu. Belki hayat da daha yavaştı. Yoksa ilgilenecek daha az, daha hakiki şeyler mi vardı?

Yazın bizzat ailelerin -ve daha çok babamın- gözetiminde bekçimizin ilgilendiği köpeklerimiz kışın sadece bekçimizin insiyatif ve insafına kalıyordu. Yemeği var mı, var. Aşısı yapılıyor mu, yapılıyor. Siteyi koruyor mu, koruyor. Geceleri serbestçe dolaşıyor mu, dolaşıyor. Kriterler böyle belirlenmişti. Yemek, sağlık, nöbet. Öte yandan Trakya ve köy ortamının sertliği köpeklerin yaşam koşullarını da kolaylaştırmıyordu. Kış keskin, soğuk oluyordu, köpekler zayıflıyordu. Sonra kız meselesi vardı. Dişi köpek peşine gidenler her zaman geri dönemiyordu. Ya kavgaya karışıyor ya da daha dişli erkeklere yeniliyorlardı. Komşu köylünün tavuğuna dadananlardan vurulan bile oldu. Bir daha gelirsen vururum demişti köpeğimize halbuki adam. Ne de haklıydı!

Bu arka plan üstüne Boz sekiz sene önce güçlü, yakışıklı, genç bir kangal kırması olarak aramıza katıldı. Tüyleri gibi adı da Boz oldu. Belki de bu seçim ona olan ilginin rengini zaman içinde soldurdu. Konuşulmadan belirlenen yukarıdaki köpek bakma kriterleri doğrultusunda Boz iyi kötü bugünlere kadar geldi. Yemeği verildi, aşısı yapıldı, yaz kış barınması sağlandı, tüm kış boyunca ve yazın gece vakti nöbetçi olarak serbest bırakıldı, köyde bahçede gezdi dolaştı. Yapılacaklar listesindeki kalemler yerine getrilmesine rağmen Boz’da, özellikle geçen sene sağlıksal istikrarsızlık başladı. Tüyleri bir vardı bir yoktu, cildinde kararmalar hasıl olmuştu, gözleri çapak çapaktı, kalçasında, patilerinde yaralar vardı, gündüzleri tam zamanlı kulübesinin içindeydi, dışarı çıkmaya isteksizdi.

Aslında köpeği olmayan birinin bile hayvanın sağlıksızlığını farketmesi mümkündü. Bakmak yeterliydi. Görmek. Boz görülmüyordu. Sitenin girişindeki kulübesi gözden ırak gönülden uzaktı. Akşam serbest bırakmak sabah bağlamak, yemek sonrası artan bol kemikli etli menüleri arada paylaşmak dışında kimse yamacına uğramıyordu. Bey ve ben Coffee’yi yürüyüşe her çıkardığımızda muhitine uğruyor, yere çömelip onunla konuşup seviyor, o kocaman köpeğin ince ince sevinçten ve ilgiden ağlayışına tanıklık ediyorduk. Ama biz de her yaz kaç kere uğruyorduk ki? Herkes kendi hayat koşturmasındaydı, Boz kulübesinde.

Geçen sene aileme konuyu açıp birkaç defa durumu dile getirdik. Boz’un sağlıklı olmadığını, ilgi ve bakıma muhtaç olduğunu, orada terkedilmiş halde bırakıldığını söyledik. Doğal olarak aldığımız cevaplar geçmişe dönük savunmalar, suçlamalar, üzgünlükler şeklinde tezahür etti. Ben de tam neresinden tutacağımı bilemedim. İçimde sıkıntı, bir o kadar da vicdan azabıyla üsteleyemedim.

Bu sene sezon geç geldi, gitmek geçen haftaya kısmetti. Boz’u ziyaret ettiğimde iyice tepkisiz olduğunu gördüm. Ne yanına gittiğimi farketti ne gözünü açıp tezahürat yaptı. Üstü başı iyice kararmıştı. Kalçasında yine iki tane yara açılmıştı. Kış boyunca gidip gelen, iğneler veren veterinerin tedavisi beş para etmemişti. Hasta dediğin doktora gider, ilacını alır, iyileşiverir, ayaklanırdı, öyle değil mi?

Bir Coffee’ye baktım bir Boz’a. Coffee’yi sahiplendiğimizde onun hali Boz’un bugünkü halinden beterdi. Boz ise sahiplenildiğinde gencecik, capcanlı, diri. İçimde birşeyler isyan etti. Biz ki barınaktan bir can sahiplenmiş, onu sağlıkla hayata kazandırmıştık. Ben gerek kendi blogum Mindmills‘de gerek burada Köpekler ve İnsanları’nda köpek sahiplenme ve onların sorumluluğunu koşulsuz olarak alma konusunda yazıp çizmiştim. Benim yetiştiğim yerde böylesi yarım yamalak ilgiyi, daha doğrusu ilgisizliği kendime yediremedim. O gece yemekte bizimkilere giriştim. Biraz ağır, bir o kadar gerçek konuştum. Gözlerinin önünde olmayınca hayat koşullarıyla ilgili vicdan muhasebesi yapmak zorunda kalmadıkları bir hayvanın eninde sonunda ve gayet hızla öleceğine kadar vardırdım. Acı ve saf gerçek her zaman dümdüz gitmez, insanın derisine işlemez mi? Bana işledi. O gece uyuyamadım. Kendimi sürekli hastanelerde, ameliyatlar masalarından kaçan rüyalarda yakaladım.

O konuşma o gece bizimkilere ne kadar işledi bilemiyorum, ama biz Bey’le karar verdik. Ertesi sabah Boz’u alıp Avcılar’a, İstanbul Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi hastanesine götürecektik. İşte o başta döndüğüm köşeden sonra, üstünde gittiğimi unuttuğum yola ancak böyle devam edebilirdim. Kendim insiyatif alarak, yola çıkarak, çaba sarfederek.

Başlamak bitirmenin yarısıdır derler ya, bizim başlangıç gerçekten de bitiş gibiydi. Bu kararlı iyi niyet daha başlamadan bitebilirdi zira Boz daha önce ne arabaya binmiş ne köyden dışarı çıkmıştı. Zayıflamış haliyle bile 45 kilo olan, bir tayla rahatça aşık atabilecek koca köpeği daha arabanın bagajına götürmeye başladığımızda ürktü, ağlamaya başladı. Bekçimiz hem höt zötte, hem de eli korkudan titremekte. Nasıl olduysa davrandık, canhıraş Boz’u bagaja çıkardık, kapıyı kapadık. Bekçimiz arkada, Bey ve ben önde yola çıktık. Boz’un kafa dimdik, sakin, şaşkın. Arabanın bagajında öyle kocaman, öyle masum.

Bundan önceki üç gün boyunca onunla konuşmam, başını sevmem, günde iki posta vakit geçirmemin güveniyle yol boyunca seslendim arkaya Boz’a. Aferin Boz, gidiyoruz oğlum, herşey yolunda. Ne kadar sürdü bilmiyorum, ama sonunda arkaya oturdu, yerleşti, yattı. İlk kısım büyük bir çabayla böylece atlatıldı. Geldik esas aşama hastane faslına.

İçeride her cins, boy, enerji seviyesinde köpek, kedi, kutu içinde kaplumbağa, kafeste kuş, kartonda ördek, dışarıda at, tay, etrafta hayvan namına ne ararsan var. Tüm bu doğallığa tezat Boz’u arabadan indirince şehir ortamında gözüme çok büyük göründü. Kocaman, ağır. Biraz streslendim. Acilden içeri sokmanın ve yapılacak işlemlerin sorunsuz hallolmasını diledim.

Başvurumuzu yapıp kaydımızı oluşturduktan sonra yarım saat kadar bekledik. Boz da bekçimizle dışarıda göle karşı nefeslendi. Hatta bu ara bile sanki ona iyi geldi. Yanına gittiğimde bacağıma sürünüp kendini sevdirdi. Sırası gelince içeri çağırdık. Binaya girerken tedirgin olmadı, ama onun içeri girmesiyle içerideki diğer bütün hayvanlar gerildi, sanki hepsi büzülüp sindi. Havlamalar hırlamalar başladı. Ben Boz’dan emin olamayıp endişe ederken -ki normalde sakin huylu bir oğlan- sen ötedeki buldog kırması köpek bir fırlasın, direkt Boz’un boğazına dalmasın mı?

Hangi sırayla ne oldu bilmiyorum, ama buldogun sahibinin kendi kendine uzayan tasma kayışlarıyla köpeğini çekiştirdiğini, başarılı olamadığını, ufaklığın Boz’un neresine gelirse orasına saldırdığını ağır çekim algı, hızlı çekim oynatmada yaşadım. Düşünmeden davrandım, buldogla Boz arasına daldım, buldogu ayırdım. Ama ufaklık durmadı, sahibi sahip çık(a)madı. Ben nerede bunun sahibi diye bakarken buldog tekrar sert bir şekilde saldırıya geçince sırt tasmasından yakaladım, sahibi genç kıza da tutun köpeğinizi tutun tutun diye bağırdım. Boz hiç tepki vermedi. Verseydi ne olurdu bilmiyorum. Orada köpeğine sahip çık(a)mayan genç kız ve dedesine içten içe fena bileylendim. Köpeğini tanıyacaksın, sahip çıkacaksın. Köpeğine her anlamda sahip çıkacaksın.

Boz’u alel acele muayene odasına aldık. Genç veteriner hekim sordu: Sahibi kim? Bey bekçimizi bakıcısı, beni sahibi olarak tanıttı. Ben mi? Sahibi mi? Birden omuzlarım çöktü. Evet, site adına ben oradaydım, ama bu oğlanın sahibi kimdi? Kim bundan sonra onu sahiplenecekti?

Boz’un ağzını ne olur ne olmaz diye bekçimizin yardımıyla bağladık. Aslında ne sertlik yaptı ne tepki verdi. Sadece ürktü, vızırdandı. Muayenesi başladı. Veterinerden sorular sorular sorular. Yemesi içmesi, iştahı kaşıntısı, yaraların ortaya çıkışı, halsizlik zamanı. O soruların tam cevabı bende yok. Bekçimizdeyse arkası yarın tadında. Cevaplarını bilmediğim soruların stresi, üstüme aldığım sorumluluğun gerginliği. Hem kendim hem Boz için üst üste nefesler alıp verdim.

Önce el muayenesi yapıldı, arkasından kanı alındı, tüylerinden ve derisinden test için parçalar kazındı, en son gözlerine bakıldı. Boz’un derisi kazınır, bizimkinin haklı olarak canı acır, arada inlerken başını okşayıp onunla konuştum, şışlayıp sakinleştirmeye çalıştım. Sıcak nefesi hep avucumun içindeydi. Sanki elimden burnuna yansıyan kendi nefesiyle gevşedi, kendini teslim edebildi. Normalde kan, yara, iğne, kesmelere dayanamayan ben Boz’un yanı başında böyle nöbetteydim.

Nöbet esnasında bacağımda bir sızlama hissettim. Acaba deminki saldırı anında diğer köpeğin kayışı bacağımı mı kesmişti? Ama sanki başka birşeydi, zira sızlama diz bölgesinin üstündeydi. Pantolonumu sıyırdığımda kan oturmuş iki diş izi farkettim. O kargaşa içinde buldog tarafından ısırılmış, farketmemiştim! Ne, nasıl, olamaz! Savaş yaralarımı hekimlere gösterdim, tentürdiyot, pansuman vesaire derken zaman kaybetmeden ısıran buldogu ve sahibini buldum. Kuduz aşısı dahil tüm aşılarının tam olduğunu öğrenmeme rağmen güvenemeyip telefonları aldım, bana karnesindeki aşıların fotoğraflarını çekip yollamalarını istedim, akşamına yollattım. Koca cüsseli minik kuşa güvenemezken bastı bacak buldog tarafından gafil avlanmıştım. Misafir umduğunu değil bulduğunu.

Bütün bu hummalı gidiş, bekleyiş, saldırıya uğrayış, kontrolden geçiş, test oluş, sonuçları alış neticesinde hastaneden nispeten iyi haberlerle ayrıldık. Boz’un sıkıntısı dermodex denen uyuzdan kapmış olmasıymış, ama kan tahlilleri iyiymiş. Başka ve daha önemli bir hastalığı yokmuş. Uyuz anlamında çok daha kötü durumda vakalar varmış, yine de durumu hafife alınmamalıymış. Birkaç hafta iğne, bir ay antibiyotik, vitamin, bu süre zarfında özel mama ve iki ayrı göz damlası tedavisi altında olacakmış. Sonra yine kontrol.

İşte bunlar hastalığı yenmeye dair önemli teşhis ve adımlardı, ve lakin esas mesele bundan sonrasıydı. Bu girişim, yüklenip götürme, Boz’u hayata döndürme çabası sonuç verecek, sorumluluk alma anlamında gerisi gelecek miydi? Yemek yediği, su içtiği kapların temizliğinden yatıp uyuduğu kulübeye, orada aldığı güneşten, nefes aldığı gölgesine dek.

Döner dönmez Boz’un bir müddet toprak üstünde, kulübe dışında yatmasına karar verdik. Ağaçlar arasında hem gölge olan hem yeterince güneş alan, oğlanın hava alabileceği, dolaşıp uzanabileceği bir yer ayarladık. Bu yeri daha göz önünde, unutulup es geçilemeyecek bir konumda seçtik. Gözlerini kaşımaması için kafasına hunisini taktık, alerji karşıtı mamasını, suyunu verdik, sevip konuştuk. Boz yorulmuştu, ama ayaklanmıştı. Kuyruğunu sallıyor, başını bacağıma yaslıyordu. Suyunu şalap şulup içti, mamasını hapır hupur yedi. Gece dönüp ona tekrar bakmaya gittiğimizde iki ağaç arasında, boyu kadar bir girintiye uzanmış uyuyordu. Boz ön patileri hafif seyirirken sanki tatlı tatlı rüya görüyordu.

Bu davranıp götürme hadisesi sitede bir harekete sebep oldu. Boz göz önüne çıktı, varlığı hatırlandı, ben de tedavi takibine el atarım diyen bir iki ses umutlandırdı. Bunlar henüz bebek adımları. Adımlar büyüyüp yere sağlam basılacak mı bekleyip göreceğiz.

Bu hikayeyi yazma sebebime gelince;

Sadece tekrar ve tekrar bilinsin diye.

İster evde, şehirde bakılsın, ister bahçede, dışarıda, köyde. Bir köpek sahibi olmak onun sorumluluğunu almak demek. Köpeğin bir sahibi olur. Öbür türlü sokak köpeği olur. Sizin yaşam sınırlarınız içine dahil olan bir köpek size bağımlıdır. Bağımlı hale getirdiğiniz bir köpeği sadece yeme içme barınma ve gerektiğinde ilaç vurma şeklinde yaşatamasınız. Yaşar tabii, ona yaşamak denirse. Barınaklarda da yaşayan köpekler var, sokaklarda da. Ne hallerdeler bir düşünün. Siz ona sokaktan, barınaktan daha iyi bir hayat sunamayacaksanız sahiplenmeyin. Bırakın özgür kalsınlar. En azından bildikleri gibi gelir giderler. Alacaksanız, sorumluluğuyla birlikte alın, bunun tek yön bilet olduğunu kabul ederek, sonuna dek.

Bayılıp sevdiğiniz, okşadığınız, insan gibi deyip duygusallıkla yaklaştığınız köpekler sadece kendi mizaçları gereği değil, ilgilenildikleri, bakıldıkları, iyi barındırıldıkları, sosyalleştikleri, fiziksel ve psikolojik ihtiyaçları karşılandıkları için öyleler. Bir köpeğe insan gibi demek iltifat mı değil mi, tartışmaya değer.

Dönüp baktığımda, bu yazıyı büyük bir girişle açmışım. Hayat kurtarmakla. Ne büyük laf! Boz’un kocaman hayatının yanında küçücük. Ne büyüklük yapasım var ne de başkasına yaptırasım. Sadece hayatın olmasını, her canlının varolma hakkını kullanabilmesini sağlama derdindeyim. Dört sene önce o köşeyi döndüğüm için. Boz için. Coffee için. Bey için. Kendim için.

Hadi bakalım Boz. Başlamak bitirmenin yarısı. Göster kendini.

CoffeeBarinak

Coffee dört sene evvel barınakta

boz1

Boz muayene öncesi hastanenin bahçesinde

Coffee bayramda

Coffee bayramda

Boz bayramda

Boz bayramda

Yazının orijinaline buradan ulaşabilirsiniz.

Neslihan

***

Bu yazı hoşunuza gittiyse bunlar da ilginizi çekebilir: 

bir sahiplenme öyküsü

eyvah köpeğim kaşınıyor

mahzun abi, empatik bey